Hepimiz büyük bir borçla doğuyoruz. Bu borç, mutlu olmayı öğrenmektir.
Yaşam felsefemiz şu olmalı:
Yaptıklarımızla şu anda ve doğacak sonuçlarla gelecekte, kendimize zarar vermeyeceğiz.
Yaptıklarımızla şu anda ve doğacak sonuçlarla gelecekte, bir başkasına zarar vermeyeceğiz.
Bunun dışında her şeyi deneyecek, dünyanın bütün nimetlerini tatmaya çalışacağız.
Her canlı, yaşama arzusuyla programlanmış olarak doğar.
Yumurtadan çıktıktan sonra denize doğru koşuşturan minik deniz kaplumbağalarını; doğumdan sonra, annelerinin keselerine tırmanmaya çalışan kanguru yavrularını; yaşamdan kopmamak için betonun içinden bile bir yolunu bulup filizlenen bitkileri düşünün...
Hepsinin programı aynı: Hayatta kalmak...
Peki, nasıl oluyor da birçok insan, olağanüstü bir travma ile karşılaşmasa bile yaşama arzusunu kaybediyor; doğal programının dışına çıkıyor?
Tek cevabı var: Mutlu olmayı erken yaşlarda öğrenememek!
Bir türlü ortak bir tarifte birleşilemeyen, kişiden kişiye, algıdan algıya değişen, resmi çizilemeyen "mutluluk" kavramı için, çok basit bir tarif var aslında.
Nedir mutluluk?
İnsan mutlu olup olmadığını nasıl anlar?
Çok kolay!
Saatinize bakın!
Eğer, o anın, o saniyelerin, geçmesini istemiyor, saat yavaş ilerlesin, zaman dursun diyorsanız, mutlusunuz; yok eğer, saat çabuk ilerlesin, zaman bir an önce geçsin, diyorsanız, mutsuzsunuz...
|